İyi gecelerato.
Tenin bu kadar beyazken, karanlığa gömülemezdin sen.
Değişiyorsun. Her şeyi geride bırakıp, terk ediyorsun beni yalnızlıklarıma. Üzerime yığıyorsun tüm hüznü ve hiçbir şey söylemeden gidiyorsun. Bekle! Son kez sarıl, sonra git benliğimden. Elini ver bana. Özleyeceğim, beyaz ellerini ver bana. Tut elimden. Gün dökümünü izleyelim elele son kez. Ölüyorum sevdiğim, sen hala gidiyor musun? Seni kaybediyorum hiç dokunulmamış yerlerimden.
Tenine ihanet ediyorsun. Karanlıkta kavruluyorsun.

Asfaltlanmış hüznün kokusunda, sevdiğini arıyordu minik kadın.
Koyu yeşillerin arasında kalmış korkularla büyümüştü. Baba dayağını da yemişti, anne azarını da. Bazen tabağındaki yavan hakaretlerle doyardı. Annesinden değil de, babasından korkardı. Karşıdan karşıya geçerken korkardı köy yollarında. Mahalledeki karşı komşuları Haldun Amca’dan korkardı. Haldun Amca, her akşam sarhoş dönerdi mahalleye. Bağıra bağıra, yıka döke camları gelirdi. Hep korkardı ondan minik kadın.
Her şeye rağmen kadın yendi korkularını, artık cesurdu. Tek istediği buydu, güçlü bir kadın olacaktı. Başardı da. Şimdi onu bir tek sevdiğinin yokluğu korkuturdu. Yosunlu ayrılıkların arasında kalmış, taş gibi bir kalbi vardı. Kolay kırılmıyordu, kolay seviyordu. Güçlü kadın olmak, güçlü kadını oynamak çok zordu. Yine de başarıyordu ya, helal olsundu.
Güçlüydü güçlü olmasına ama balta girmemiş bir ormandan farksızdı içi. Karmakarışıktı. Bir ağlasa, babası tövbe ederdi dayağa. Ağlayamıyordu, yasaktı ona. Güçlü kadını oynuyordu, kolay olsa seçmezdi. Zoru severdi, adam gibi.
Sevdiği, binlerce ormanın kesiştiği noktadaki karmaşıklık kadar zordu. Bir labirent misali kalbi vardı. Kafasına esti mi, aklınıza gelebilecek her şeyi yapabilirdi. Yine de sevmişti onu güçlü kadınımız. Deli gibi, en güçlüsünden sevmişti. Sol kolu koparmışçasına acıyla sevmişti adamı.
Güçlüydü güçlü olmasına ama sevdiğinin karşına çıkacak gücü bulamadı kendinde. Yorgun muydu yoksa korkuyor muydu, asla bilemedi. Güçsüzlüklerini kendine yediremedi, oysa çok da açtı. İçinin sokaklarında kayboldu.
Yenilmişti güçlü kadın.
İlk defa yenilmişti.
Bu sefer yazı gibi resim de bana aittir.
Boşluklarımı hissetmeye başlıyorum yeniden. Kimsenin dolduramadığı boşluklarımı hissediyorum. En neşeli zamanlarımda içime çöken hüznün sebenini arıyorum, onda buluyorum benliğimi. Her şeyin nedeni yine o oluyor. Sorularım oluyor, cevaplarım onda kalıyor.
Bana yeniden hissettirip, eski halini terk eden adamı özlüyorum. Mutsuzluğumun sebebini arıyorum, onda buluyorum. Onunla mutlu olmama gerek yok. İzin versin, yanında olayım, mutsuzluğu birlikte yaşayalım. Birlikte görelim en dibi, eğer göreceksek. İçimizin yalnızlığını paylaşalım. İçimizin herkese kapalı oluşlarını yıkıp, içimizi dökelim birbirimize. Tek vücut, tek kalp olalım, birbirimize karışalım. Öldüğümüzde bile aynı toprağa karışalım, hep aynı bünyede bulunalım istiyorum.
Kelimeler anlamsızlaşıyor gözleriyle, kelimeler yeni anlamlarına bürünüyor gözlerinde. Özlemlerimin adı saklı kalıyor teninde, parmak ucumda tadı var. Parmak uçlarımda buruk bir o tadı var. Kokusu hiç gitmeyecekmişçesine sinmiş üzerime.
Anlamsızlığımda anlam aradığım, mutsuzluklarını bulduğum adam.
Eski haliyle aramızdaki mesafeler kadar özleyeceğim onu.
Bilmem benzin kokusunu sever misiniz ama o kokunun bağımlılık yaptığı gerçeği var. Nerede duysam, içime çektikçe çekerim. Bayılırım benzin kokusuna. Düşünün, durup dururken benzinin kokusunu duyabilecek bir delilikten bahsediyorum. Bana hep, ailemle yaptığımız o uzun soluklu yolculukları hatırlatıyor. Ailem dediğim, zaten üç kişiyiz biz. Annem, babam ve ben. Bir kardeşim yok maalesef. Aslında neden maalesef dediğimi de bilmiyorum. Hiçbir zaman kardeş istemedim ben. Kim, kaç yaşımda sormuş olursa olsun, istemezdim. Şimdi sorsalar şimdi bile istemiyorum derim ama içten içe yalnızlık çektiğim de doğru. Yine de, ben yalnızlığı seviyorum.
Neyse, ne diyordum. Ha, yolculuklar. Uzun yolculuklara bayılırım ben. Arabanın gidişini, sürekli sallanmaları, kitap okumaları, müzik dinlemeleri, araba atıştırmalarını, çiş molalarını.. Severim işte. Çoğu insan arabada kitap okuyamaz mesela. Bense bayılıyorum. Böyle de tersim işte. Sevdiğim yerlere gidiyoruz, daha güzeli olabilir mi? Yolculuk.. Ah özledim, acilen yolculuğa çıkmalıyım. Çıkmalıyız. Hemen. Bir de durulan her benzinliğin farklı benzin kokuları yok mu?.. Yine konumuz benzine geldi. Hayır, aslında konumuz hep benzinin kokusuydu. Düşünün, yazı yazacak kadar bağlıyım o kokuya. Dersanem, hemen benzinliğin yanında mesela. Benim için bir mutluluk. Atıştırmalık bir şeyler almaya bile kantine değil de benzinliğe gidiyoruz. Çok saçma bir bağımlılık bu.
Ama bir de O’nun kokusu var. Benzin kokusuna olan tutkumu alın; sonsuzla çarpın, sıfıra bölün. Tanımsız bir koku bu. İçinde kayboluyorsunuz. Bembeyaz boynundan, tüm vücüduna yayılan bir koku. Teninin kokusu, saçlarının kokusu, boynunun ayrı kokusu..
Öyle bir kokusu var ki, benzin yanında halt etmiş. Çiçekler de biliyorlar işlerini, doğduğu zamanlarda utanıp kendilerinden, solmuşlar birer birer. Ağaçlar utanmış, dökülmüş yaprakları. Kokusu öyle güzeldir ki işte, sonbaharı getirmiş. Herkesi utandırmış kendilerinden.
Sonbaharda doğmuş güzel çocuk, baharı kokusuyla büyülemiş.
Birlikte içtiğimiz ilk çayın tadı hala damağımda. Güzel, cam bir fincanda içmiştik çayımızı. Ben her zamanki gibi açık içerdim, sense demli istemiştin. Sanırım çok demli gelmişti, 3 küp şeker atmıştın. Belki daha da atardın ama bakışlarımdan korktuğunu hissetmiştim. Hatırladıkça gülüyorum sevdiğim o hallerini. Telaşlım..
Fazla şeker atardın çayına, fazla fazla severdin. Sevginden hiç şüphem olmazdı da, fazla seversen, çabuk bitmez miydi sevgin? Fazla uzaklaşmaz mıydın? Fazla gitmez miydin?
Gitmezsin değil mi?
Güzel gözlüm..

